1 Kasım sürprizi demokrasi getirir mi?
Sürpriz! AK Parti'nin yüzde 49'un üzerinde bir oranla tek başına hükûmet kurma çoğunluğunu rahatça elde ettiği 1 Kasım seçimlerinden sonra kamuoyundaki duyguyu yansıtan en iyi kelime bu olsa gerek.
Demokratik rekabet ortamının, TBMM'nin güvenine dayanmayan “geçici hükümet”in baskıcı yöntemleriyle epeyce tahrip edildiği bir ortamda bu “sürpriz”in değeri elbette çok tartışmalıdır. Ancak, şimdi ne olabileceği üzerinde konuşmak sanırım daha acil.
MHP ve HDP'nin AK Parti lehine oy kaybı ne ifade ediyor?
Bilindiği gibi 7 Haziran seçimlerinden sonra bir “koalisyon” kurulması zorunlu olmuştu. Burada ilk akla gelen ihtimâl, AK Parti dışında kalan üç siyasi partinin, parlâmenter demokratik hukuk devleti düzenini yeniden inşa etmeye yönelik ve sâdece bununla sınırlı bir işbirliği içine girerek AK Parti iktidarına son vermeleri idi. MHP'nin tutumu bu ihtimalin gerçekleşmesini engelledi. Burada en başta gelen gerekçe ise, HDP'nin “bölücü” ve “terörle işbirliği” yapan bir parti olduğu suçlaması ve bu suçlama temelinde “HDP'yi tanımıyoruz” açıklamasıydı. Bunun devamı olarak, yine MHP, AK Parti'yi de “bölücü terör”le işbirliği yapmak, “çözüm süreci” diye bir “ihanet süreci” yürütmek ile suçladığından, AKP-MHP koalisyonu da gündem dışı kaldı (MHP'nin Cumhurbaşkanı'nın konumu ile ilgili eleştiri ve itirazlarını da buna eklemek gerek tabiî;.)
Böyle olunca, AK Parti'nin karşısında oluşabilecek yaklaşık yüzde 60'lık (292 sandalyelik) potansiyel “iktidar bloku”nu dağıtması da hiç zor olmadı. En nihâyet, Tuğrul Türkeş'in önce geçici hükûmete sonra da AK Parti'ye girişiyle bu dağıtma işlemi bir üst aşamaya geçmiş oldu ki, sonuç MHP tabanından AK Parti'ye çok ciddî; bir oy kayması olarak 1 Kasım'da sandığa yansıdı.
Şimdi: “Çözüm süreci”nin kurucusu ve yürütücüsü AK Parti (ve tabiî; o zaman Başbakan, şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan), MHP'nin 1 Kasım öncesinde iddiâ ettiği gibi, “bölücü terör örgütü” ile işbirliği anlamına gelen bir “ihanet süreci”ni yürütmüş idiyse, MHP'ye oy vermiş 2 milyon küsur seçmen, nasıl olup da 1 Kasım'da AK Parti'ye oy vermiştir? Ya MHP tabanının bu kesimi Sayın Bahçeli başta olmak üzere MHP çatısının bu iddiasını ciddî; bulmuyor ve “çözüm süreci”ni bir “ihanet süreci” olarak görmüyordur ya da AK Parti'nin artık Kürt sorununda MHP'ye benzer bir yaklaşım içine girdiğini düşünmektedir. Aynı ihtimaller, Türk milliyetçiliğine bağlı muhafazakâr ama AK Parti seçmeni olmayan irili ufaklı diğer seçmen grupları için de geçerlidir (mesela “iktidara geldiğimizde ‘çözüm süreci'ni çöpe atacağız" diyen BBP'nin de AK Parti lehine oy kaybetmesi bu bağlamda kayda değer!).
Burada ilginç olan bir diğer nokta ise, HDP'den AK Parti'ye oy kayması. Daha detaylı analizler için vakit henüz erken ama, ilk görünen o ki HDP'den AK Parti'ye yönelen oyların büyük bölümü, zannedilebileceği gibi 7 Haziran'da HDP'ye gitmiş olan muhafazakâr seçmenin oyları değil. Bundan farklı olarak, görece sistemle entegre (veya “asimile”) olmuş, büyük kentli Kürt kökenli seçmenin AK Parti'ye yönelmesi söz konusu.
Sonuçta AK Parti, hem MHP (ve muhafazakâr Türk milliyetçisi) tabanından hem de Kürt seçmen kitlesinden oy alarak yüzde 49'un üstüne çıkabilmiş ve yeniden tek başına iktidarı yakalayabilmiştir. Buradan çıkarılabilecek en dolaysız neticelerden biri, AK Parti'ye Türk milliyetçisi muhafazakâr taban ile Kürt seçmenin tercihlerini telif etme ödevinin verilmiş olduğudur. Aslında 7 Haziran'da, Türk milliyetçiliğinin siyasi aktörü olarak MHP ile Kürt siyasi hareketinin temsilcisi HDP'ye eşit sayıda milletvekili dağılımı ile bu imkân AK Parti dışındaki partilerin koalisyonu ile yakalanabilirdi. Ancak, MHP'nin HDP'yi yok sayan, CHP'nin de Kürt sorununa yarım yamalak sâhip çıkmakla yetinen tavrı nedeniyle bu önemli fırsat kaçırılmış oldu.
Seçmenin 7 Haziran'daki bu tecrübeden sonra, yeniden AK Parti'ye yönelişi ve bu yönelişin Türk milliyetçiliği ile Kürt seçmen tabanından beslenmesi, AK Parti'ye (ve kuşkusuz Sayın Cumhurbaşkanı'na) başlatmış oldukları “çözüm süreci”ni kalıcı bir barış ile hedefe ulaştırma misyonu yüklemektedir.
Yeni iktidardan beklentiler
Bu bağlamda, şu soru öne çıkmaktadır: 2011'den sonraki icraatında ve özellikle de 2013 ortalarından itibaren artan bir dozda, demokratik hukuk devletinden uzaklaşan, otoriterleşme yönünde güçlü bir eğilim gösteren AK Parti, 317 üyelik yeni TBMM çoğunluğu ile nasıl bir icraata yönelecektir?
Pek çok kişinin aklındaki ihtimâllerden biri, 1 Kasım'a kadar, neredeyse on üç yıllık tek parti iktidarını yitirme endişesiyle otoriterleşen ve sertleşen AK Parti iktidarının bundan böyle aynı sertliği sürdürmeyeceği yönünde. Zira buna hem gerek yok hem de, önümüzdeki dört yılın sonunda birbiri ardına gelecek olan üç seçimde etkili olabilmek için sertlikten ve otoriter yönelimden uzak durmanın daha doğru bir yaklaşım olacağı.
Bu ihtimâl, kuşkusuz “çözüm süreci”nin yeniden canlandırılmasını da içermektedir. Kürt sorunu konusunda 1 Kasım öncesindeki “Kürt sorunu yoktur” ve “terörle mücadele kararlılığı” ile kamuoyuna sunulan yaklaşımın terk edilmesi ve partinin etkili isimlerinden Ömer Çelik'in ifadesi ile “çözüm sürecinin buzdolabından alınabileceği” yaklaşımının öne çıkacağı düşünülebilir. Bu tarz bir yaklaşım, 7 Haziran'da HDP'ye oy verip şimdi AK Parti'ye yönelmiş olan 1 milyona yakın seçmenin itiraz etmeyeceği, hatta memnuniyetle karşılayacağı bir yaklaşımdır.
Kuşkusuz AK Parti'nin önümüzdeki dönemde, 2002 sonrasında olduğu gibi, bir yeniden demokratikleşme ve reform yoluna girmesi, yukarıda belirttiğim Türk milliyetçisi ve Kürt seçmen tabanından aldığı desteği nasıl yorumlayacağına bağlıdır. Bu yorum, MHP'den farklı olarak, Kürt sorununu salt “terör sorunu” olarak görmeyip, AK Parti'nin yürüteceği “çözüm ve barış sürecine destek” olarak anlaşılırsa, yeniden demokratikleşme yönünde bir gelişme yaşanabilir. Üstelik bu defa, AK Parti'nin rahat bir çoğunluğa sahip olduğu TBMM'yi de devreye sokarak ilerletilmesi, toplumun çok daha geniş kesimlerince sürecin sahiplenilmesini de sağlayabilir. HDP'nin ilk açıklamalarında demokratik yönde atılacak adımlara destek verilebileceğinin belirtilmiş olması da bu bağlamda değerlendirilmelidir ki, bunun olabilirliği ise, kuşkusuz HDP'ye yönelik sert söylemin terk edilmesine bağlıdır.
İkinci ihtimal ise, AK Parti'nin Türkiye'yi tümüyle bir “parti devleti” hâline getirme yönünde davranmasıdır. Bu durumda, Kürt sorununun demokratik çözümü yönünde gelişecek bir barış ortamına elveda demekle birlikte, Türkiye siyasetinin keskin kutuplaşmasının devam edeceği ve zaten gidip gelen “istikrar”ın tek parti iktidarına rağmen tesis edilemeyeceği öngörülebilir. Bu da, eğer AK Parti'ye yönelmiş seçmen tercihinde ana hedefin “istikrar” olduğu düşünülüyorsa, istenmeyen bir durumdur.
Başkanlık ve yeni anayasa meselesi
Sanırım bu noktada belirleyici olan konulardan biri de “başkanlık sistemi” ve “yeni anayasa” olacaktır. 1 Kasım sonrası açıklamalarda bu konunun gündeme getirileceği açıkça belirtilmiştir. Ancak, “başkanlık sistemi”nin 2012'deki teklifte olduğu gibi Türk usulü bir otoriter “süper başkan” yaratmak üzere mi, yoksa bir demokratik sistem alternatifi olarak mı düşünüldüğü tam olarak net değildir. Otoriter süper başkanlık en büyük ihtimal ise de, başkanlık sistemini demokratik bir alternatif olarak düşünmek de peşinen göz ardı edilmemelidir. AK Parti kadroları, herhalde, başkanlık sisteminin öne çıktığı 7 Haziran'daki oy kaybı ile başkanlık sisteminin geri plâna itildiği 1 Kasım'daki oy artışı arasındaki ilişkiyi kurabilecek durumdadırlar. Dolayısıyla, bu konuyu hiç açmamak iyi bir yoldur ama ille de başkanlık sistemi denecekse, bunun dünya örneklerine uygun, federatif veya bölgesel devlet modellerine ve iki meclisli parlâmento yapılanmasına yer veren bir biçimde tasarlanması elzemdir. Aksi, ABD dışı dünyadaki başkanlık tecrübelerinin de gösterdiği gibi, demokratik olmayan bir rejime yönelmek olur ki, Türkiye'yi hem içeride hem de dışarıda siyasi düzeyde istenmeyen yönlere savuracak bir istikrarsızlığın kaynağını oluşturacaktır. Vahim olan husus şu ki, AK Parti kadrolarının tercihlerini demokrasi içinde tutmak için, kendi “iyiniyet”inden ve Kürt siyasi muhalefetinden başka ciddi herhangi bir “denge ve denetleme” mekanizmasının artık kalmamış gibi görünmektedir. l.koker@zaman.com.tr
